“Benim hayatım film olur, kitap olur” lafını siz de çok duymuşsunuzdur. Bugün size tam da bu sözü doğrulayan ve kitap olmuş bir hayattan, Victor Eskenazi’nin “Yolculuk İçin Teşekkürler – Bir İstanbul Musevisinin Anıları, 1906 – 1987” adlı kitabından bahsedeceğim.
İmparatorluğun En Zor Yılları
1906 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da doğan, bu kentte Birinci Dünya Savaşı yenilgisine, işgal günlerine, Rusya’dan kaçan Beyaz Rusların kente gelişine, kurtuluş mücadelesine, Cumhuriyet’in ilk yıllarına tanıklık eden, 1926 yılında Milano’ya yerleşen, burada 52 yıl antikacılık yapan, İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu yıllarda Londra’ya göçen, İngiliz ordusuna yazılarak, istihbarat subayı olan, İkinci Dünya Savaşı sırasında casusların cirit attığı İstanbul’da görevlendirilen bir değil, bir kaç ömre sığacak, Parker marka dolmakalem ve turkuaz renkli mürekkeple kaleme alınmış kitaptan İstanbul’a dair alınan notlarla gelin birlikte okuyalım.
Bir İstanbul Beyefendisi
Victor Eskenazi, büyükbabası tarafından yönetilen 50 kişilik bir Yahudi ailesi içinde önce Beylerbeyi’nde bir yalıda, büyükbabanın ölümü ile geniş ailenin dağılması neticesinde Galata’da yaşıyor. Satır aralarında evlerinin Pera Palas Oteli’nin karşısında olduğunu; ilerleyen yıllarda mesleği haline gelecek olan antikacılığa merakının da otel çevresindeki antikacılardan geldiğini öğreniyoruz. Kitabı okuyunca ilk dikkatimi çeken, Victor Eskenazi’nin kullandığı dilden ötürü tam bir İstanbul beyefendisi olması oldu. Kitapta kadınlardan hanımefendi, erkeklerden de beyefendi diye bahsedilmesi İstanbul Türkçesi diye bilinen o zarif dile dair hoş hatırlatmalar.
İstanbul’un Saat Ayarı Sokak Satıcıları
Kitapta sokak satıcılarından uzun uzadıya bahsediliyor. Okurken o yıllarda sokak satıcılarının belli bir zaman kurgusu içinde sokakları arşınladığını öğreniyoruz. Mesela, geçen ilk satıcının o gün pişirilecek yemeklerde kullanılması olası malzemelerden sakatatı satan Arnavut sokak satıcısı olduğunu, kuzu paçalarının omuzlarında, diğerlerinin de sepetinde üstü incir yaprakları ile kapalı bir şekilde satıldığını öğreniyoruz. Hemen ardından bugün sakatat değil de daha sağlıklı şeyler pişireceğim diyen hanımlar için yalınayak, kafalarında taşıdıkları tepsilerle balık satıcılarının, küfeyle veya merkeple geçen Rum zerzevatçının, sırığa asılı yoğurt tepsileri ile geçen yoğurtçunun sokağı şenlendirdiğini gözümüzde canlandırıyoruz. Hemen ardından satır aralarında sokaktan geçen bileyici, lehimci, porselen tamircisinin hanımların mutfaktaki eksik, kırık, döküklerini tamamlamak için öğleden önce imdada yetiştiğini okuyoruz. Öğleden sonraki geçit töreninin de ihtiyaç karşılamaktan ziyade mısırcı, helvacı ve dondurmacı gibi lezzet satıcılarından teşekkül ettiğini öğreniyoruz.
Patlıcan Yangınları
Yazar, kitapta İstanbul itfaiye teşkilatı hakkında ilginç tespitler aktarıyor. Özellikle yeni itfaiye teşkilatının kılık kıyafetinden bahsederken, tulumbacıların da yangın söndürme adı altında tehlikeye maruz kalan evleri işgal edip, değerli eşyalara el koymalarını ve yangın sonrasında da ev sahibine tekrar satmalarına gönderme yapıyor. Bu arada yazar, patlıcanların olgunlaşıp da, pazarda ucuzlamasını İstanbul’daki yangınların önemli nedenlerinden biri olarak tespit ediyor. Yoksul mahallelerde yemeklerin maltız denilen dört ayaklı ocaklarda pişirildiğini ve bu bu ocakalar üzerinde kızartma yapılırken tavadaki yağın kömür üzerine dökülmesi ile tüm mahalleyi saran yangınların günlerce sürdüğünü anlatıyor.
Sözle Anlaşma, El Sıkışarak Mühür
Atalarının İngiltere’ye bağlı Cebelitarık’tan gelmiş olması nedeniyle İngiliz vatandaşlığına da sahip olan Victor Eskenazi, liseyi bitirdiğinde bir İngiliz bankasında çalışmaya başlar. Bu vesile ile de o yıllardaki iş hayatı ve prensipleri hakkında okuyucuya önemli ipuçları verir. Sokak satıcısından bankacılara kadar iş hayatında olan herkes için söz vermenin çok önemli olduğunu, makbuz ve adi senet dışında yazılı sözleşmeye rastlanmasının neredeyse imkansız olduğunu hayret içinde okuyoruz. Sözünde durmayan bir esnafın ticarete devamının mümkün olmadığı, alışverişlerde pazarlığın bir gelenek olduğu, anlaşmaların ise el sıkışarak mühürlendiği bilgisine satır aralarında rastlıyoruz.
Şehre Özgü Kokular
“Yolculuk İçin Teşekkürler” yazarın sadece şehre dair gözlemlerini anlatmakla kalmıyor, kentin kendine özgü kokularını da bizlere koklattırıyor. Bu kokular arasında neler yok ki; fırıncı çırağının at sırtında tırıs giderken küfelerinden yayılan taze somun kokusu, arkasından sağa-sola çöp saçarak geçen çöp arabasının mide bulandıran kokusu, yetmezmiş gibi kurutulmuş morina ve hamsi satıcılarından sokaklara yayılan ağır kokular, sonra teneke ile gaz yağı satan sokak satıcısının tenekelerinden yayılan kokular ve burun direği sızlamaları. Bunun ilacı Boğaz’dan gelen mis gibi taze esintilere karışan mevsimine göre nergis, papatya, düğün çiçeği, gelincik ve çayır kokuları olur. Yetmez, ıhlamur ağaçlarının geniz yakan kokuları ile kent bahar bahçelerine döner. Bu güzel kokularla birlikte yazarın yıllarca hatırladığı, unutamadığı İstanbul kokusu, boğaz kıyılarında kurulmuş olan deniz banyolarına yaklaşıldığındaki çürük tahta ve deniz kokusu ile adaların rüzgar estikçe kilometrelerce öteden duyulan çam kokuları olmuş. Kentin, cennet köşelerine yaklaşıldığında duyulan başka bir karakteristik kokusu da, kömür ateşinde pişirilen çirozun insanı yutkunduran kokusu diyor yazar.
İstanbul’da İlk Uluslararası Tenis Turnuvası
Victor Eskenazi gerek okuduğu okullar, gerekse de bulunduğu çevreler nedeniyle İstanbul’da bugün dahi nadiren yapılan sporlardan da örnekler vermeyi ihmal etmiyor. İngilizler tenis, kriket ve futbol derken, Almanlar jimnastik ve bowlingi tercih eder, Fransız ve İtalyanlar da eskrimde vazgeçmezlermiş.
1924 yılında kentte varlığını sürdüren İngiliz Kulübü uluslararası bir tenis müsabakası düzenler. İstanbul’da yaşayan diplomatlar, yabancı işadamları başta olmak üzere birçok tenis severin katıldığı turnuvada her milletten sporcu varmış. Katılanların milliyetlerine bakıldığında Amerikalı, Rus, Romen, Japon, İngiliz, Fransız, Çek, Alman, Avusturyalı ve de Türk sporculara rastlamak İstanbul’un o günlerdeki kozmopolit yapısına ışık tutuyor.
İkinci Dünya Savaşında İstanbul’daki Osmanlı Asıllı İngiliz İstihbarat Subayı
1926 yılında İstanbul’dan ayrılan, önce İtalya’da hayatını kuran Victor Eskenazi, faşizmin Avrupa’da ayak seslerinin duyulması ile birlikte İngiltere’ye göç eder. Burada İngiliz ordusuna yazılır. Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Yunanca ve Türkçe bilmesi, Rus, İbrani ve Arap harfleri ile yazabiliyor olması nedeniyle istihbarat subayı olarak Mısır’a tayin edilir. İstanbul’dan ayrılmasının üzerinden geçen 18 yıl sonra, İkinci Dünya savaşının en sıcak günlerinde casusların cirit attığı İstanbul’a yeniden gelir. Özellikle Türkçeye hakimiyeti, kentteki tanıdıkları, şehrin kültürüne ve semtlere dair bilgisi onu diğer casuslardan ayırır. Diğer ülke casusları lüks otellerde, restoranlarda bilgi toplamaya çalışırken, o kentin her köşesine rahatça girip, çıkmış, bilgi toplamış. Bu dönemde ABD sefaretindeki bir casusluk olayını açığa çıkarma hikayesi kitaptaki ilginç olaylardan biri. Yazar, görev süresini tamamlaması ile birlikte Eylül 1947’de İstanbul’dan ayrılır, savaşın bitimiyle de sivil hayata döner. Uzun bir aradan sonra 1965 yılında bir gemi ile yeniden İstanbul’a gelir. Bu defa yanında oğlu da vardır.
Kitaba Dair Son Değerlendirme
Kitap, İstanbul’da doğan, hayatının büyük bir kısmını İtalya ve İngiltere’de geçiren bir Osmanlı vatandaşının kaleminden, İstanbul’a dair birçok ilginç hikayeyi okuyucularla paylaşıyor. Okurken aldığım notların sadece kısa bir bölümünü yukarıdaki satırlarda anlatırken, kitapta bahsedilen ama benim yer veremediğim bazı başlıkları da meraklıları için paylaşmak faydalı olacaktır. Kitapta, Boğaz‘ın köyleri, seyahat alışkanlıkları, padişahın cuma selamlığı, kentin demografik yapısı, dönemin kılık ve kıyafet biçimi, sokakta konuşulan dil çeşitliliği, kahvehane tasvirleri, yabancı okullar ve elbette Yahudilerin yaşamlarından kesitler yer alıyor.
Kitapta yer alan eski İstanbul fotoğraflarının,f öldüğünde Eskenazi’nin ofisinde asılı olduğunu bilmek, hangi dilde konuşursa konuşsun kelimelerin arasına inşallah ya da maşallah kelimelerini sıkıştırma alışkanlığı ve 18 yıl sonra 1965 yılında yeniden İstanbul’a geldiğinde “Sonunda buradayız! Dünyanın en güzel kentlerinden, uygarlığın büyük merkezlerinden birinde, kuşaklar boyunca dünyanın merkezi olduğu açık olan bu kentte birlikteyiz…” sözleri okura “Yolculuk İçin Teşekkürler” dedirtiyor.
Keyifli yolcular…
İstanbul, 14 Mayıs 2020
Oğuz OTAY
(*) : Bu yazı HAFTA gazetesinin 5. sayısında yayınlanmıştır.

