ÇOK YAŞA SAİT FAİK ABASIYANIK MÜZESİ

Tirşe mavisi deniz üstündeki yolculuk sonrasında motordan iniyorum. Deniz kıyısında beni beklediği kahveden, sigaradan çatallaşmış sesi ile otuz yıllık dostum yaşlı Taki’nin “Ela Kalamaras, Ela” diye seslenmesi ile sessizlik içinde kendi halinde oturan adalılar irkiliyor. Kim bu adam dercesine kısa süre meraklı gözlerle beni süzüyorlar. Sonra ada mutat dinginliğine dönüyor. Rumca bilmeyenler için önce hikayesini anlatayım, sonra da manasını söyleyeyim. Kalamaras lakabının hikayesi 25-30 yıl öncesine dayanır. Hayatımıza girişi üç kuşak adalı olan Taki ile havadan sudan yaptığımız bir sohbet sırasında güzel ve çekici bir yakınının gönlünü çalma gayretlerim hakkında konuşmak maksadıyla, alaycı bir şekilde “anlat bakalım Kalamaras” demesiyle olmuştu. Dilimize “Kalemefendisi” diye de çevrilebilecek bu alışılmadık lakap o günden sonra aramızda bir şakalaşma vesilesi oldu. Yıllarca soranlara yazdığım güzel yazılardan dolayı bu lakapla beni andığını söylese de, atıfta bulunduğu “yazma” fiilinin ne ile alakalı olduğunu ikimiz de çok iyi biliyorduk. Hatta çakırkeyif olduğu bir ada akşamında o güne kadar hiçbir yazımı okumadığını ağzından kaçırmıştı. Aradan yıllar geçmesine rağmen ne zaman benimle kafa bulmak istese hep bu lakapla seslenirdi. Gene öyle oldu ve her zaman ki patavatsızlığa kaçan açık sözlülüğü ile ağzındaki baklayı çıkardı. “Demek ki Sait Faik üzerine bir şeyler yazacaksın ha!” dedi. Kısa bir süre sustuktan sonra da ekledi, “Ulan kadere bak, sen o güne kadar adı, sanı bilinmeyen sıradan balıkçıyı, kahveciyi ilk defa hikayelere konu et, Türk hikayeciliğinde bir çığır aç, hatta bununla yetinme Dünya hikayeciliğine yaptığın katkılardan, başka hikayecilere yol göstericiliğinden dolayı Mark Twain onur ödülü kazanan ikinci Türk ol, sonra senin hikayelerindeki kahramanlar gibi sıradan bir Kalamaras gelsin seni yazmaya kalksın!”. Bu sözler karşısında suratımın düştüğünü görünce her zaman ki o tatlı dili ile “Gel, gel Sait Faik’in evine yakın bir kahvede oturalım da elbirliği ile neler yapabiliriz bir bakalım” diyerek bir nebze de olsa içime su serpti. Bir adalıdan daha iyi kim tanıyabilirdi ki Burgazadalı hikayeci Sait Faik’i diye geçti aklımdan.

SAİT FAİK’İ, SAİT FAİK YAPAN BURALARDIR

Denize bir kaç metre mesafedeki kahvenin bahçesinde, fıstık çamı ve ağaç boyuna gelmiş zakkumun gölgelesinde okkalı sade kahvelerimizi yudumluyoruz. Taki, “gırnatasız Rum düğünü, cigarasız kahve olmaz” deyip, yaktığı sigarasından derin bir nefes çektikten sonra “Neden Sait Faik Müzesi’ne gitmeden buraya getirdim seni biliyor musun?” diyor. “Neden olacak, elbirliği ile ne yaparız bir bakalım dedin ya” diye tersleniyorum hafiften. “Tamam vire, celallenme hemen” diyor ve ekliyor “Sait Faik’i, Sait Faik yapan buralardır, şu deniz, şu martı, şu gavur balıkçı, köpeği, kedisi, denizdeki balığı ve en önemlisi adanın bu kahveleri” diyor. “Çünkü yazılarını hep bu kahvelerde yazmış, çek içine, kokla şu havayı. Madem yazacaksın, önce hisset Sait Faik’i” diyor. O sırada Heybeliada’dan gelen vapurun düdüğü duyuluyor, korkup havalanan martıların çığlı izliyor yankılanan vapur düdüğünü. İçim kabarıyor, iskeleye doğru bakarken arkasındaki yemyeşil Heybeliada sırtlarını, görüyorum. Dalıyorum, dakikalarca bu manzarayı seyredebilirim diye geçiyor aklımdan. O sırada biliyor musun aslında adalı değildir Sait diyor, Cumhuriyet’in ilk yılında ailesi ile gelmiş adaya. Önceleri sadece yazları gelirken, sağlığının bozulması üzerine doktoru Fikret Ürgüp’ün tavsiyesi ile Burgaz’a yerleşmişler. Herkes gibi önce bir ev kiralamışlar, sonra da Atatürk’ün öldüğü sene bizim pederin uzaktan akrabası Dr Spanudis’in Çayır sokak 15 numerodaki köşkünü satın almışlar diyor. Kendimi tutamayıp, “hadi lan!” diyorum. Ne sandın Kalamaras diyor. Köşkün giriş katında bugün asılı duran Kılıçlı Çıplak Adam tablosu da kuzin Spanudis’in aileye yeni ev hediyesidir diye ekliyor. Aslında Sait Faik’in gençlik yıllarına baksan kendisine başarısız, aylak, avare, tembel zengin çocuğu yaftasını yapıştırırsın. Mesela öğrencilik yıllarında İstanbul’un en seçkin okullarından olan İstanbul Erkek Lisesi’nden Arapça Hocası’na yaptıkları bir şaka neticesinde 41 arkadaşı ile birlikte atılmış. Sonra Bursa’da zar zor çift dikiş ile liseyi bitirmiş. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türkoloji okurken lüzumsuz bir ders dediği Uygurca’yı öğrenmeyi red ettiği için ikinci yılda Üniversite’den ayrılmış. Sonra pederi onu önce Lozan’a sonra da hayatında derin izler bırakan Fransa’nın Grenoble kentine İktisat okusun diye yollamış. Ancak, gel gör ki pederbeyi bu ayrılığa uzun süre dayanamamış. Türkiye’ye dönmesini ve elinin ekmek tutmasını istemiş. Ne de olsa İktisat okumuştu. Ondan iyi bir tüccar olur diye düşündüğünden olacak yakın bir dostun ile ortak Unkapanı’nda bir zahire dükkanı açar Sait Faik için. Kısa sürede ortağının üçkağıtları nedeniyle sermayeyi kediye yüklerler. O başarız ticaret girişimini “Ben Ne Yapayım?” adlı hikayesinde

O civarda insanlar korkunç şeylerdi. Garip gözleri vardı. Sabah sabah damlıyorlar; nasıl kazık atacağız birisine; diye fırıl fırıl, yalnız hamallarla çuvalların gezindiği sokaklarda dolaşıyorlardı. Bütün mesele ötekini kafese koymaktı.

diye anlatacaktır. Önceleri hayatındaki güçlü baba figürü Sait Faik’e istediklerini yapma imkanı vermez. Ancak pederinin 1939 da vefatı sonrasında babazoru ve isteğiyle birşeyler yapma mecburiyeti ortadan kalkacaktır. Artık Burgaz Ada’da uzun yürüyüşler yapma, denizi, balıkları, balıkçıları tanıma zamanıdır. Ada ilham kaynağı olmaya başlar. Diğer taraftan da baba nasihatlarını da yok saymaya yüreği elvermez. Pederine karşı vefasızlık yapmama düşüncesiyle çalışıp, para kazanması gerektiğine inanır. Önce yatılı bir okulda Türkçe öğretmenliği yapmaya karar verir. Kendi öğrenciliğinden o güne değişen bir şey yoktur. Öğrencilerin haylazlıkları ve umursamazlıkları öğretmenlikten istifa etmesine neden olur. İş hayatında bir türlü dikiş tutturamaz. Ama yılmaz, son bir girişimde daha bulunmaya karar verir. Adliye muhabirliği yapmaya başlar. Gelgör ki bu tecrübesi de sadece bir ay sürer ve düzenli bir işte çalışma gayretlerine noktayı koyar. İşte o an Türk Edebiyatı için bir dönüm noktasıdır. Artık yazı dışında bir işle uğraşmayacaktır dedikten sonra o çatlak sesi ile “Hadi vre oturduk kaldık, aç bacakları da biraz adayı turlayalım” diyen Taki, Sait Faik’in yazarlık öncesi hayatını anlatmaya son noktayı koyar.

O KENARDA TEK BAŞINA OTURAN İHTİYAR SAKALLI VAR YA, İŞTE O HİKAYE BE!’

Usul usul Kalpazankaya’ya doğru yürümeye başlıyoruz. Yanımızdan geçen faytonlara aldırış etmeden üstat gibi tabana kuvvet gidiyoruz. Taki benden yaşlı olmasına rağmen bir keçi gibi tırmanıyor dik yokuşları, patikaları. Ben soluk soluğa iken o kitlelere hitap eder gibi sakin ama kuvvet bir tonta “Bir yerde okumuştum” diyor, Sait Faik için biri ‘O ömrü boyunca, boynunda eski bir fotograf makinası ile dolaşıp durmuş bir kent gezginidir’ diyordu. Kimse kusura bakmasın arkadaş!diyor, Sait Faik kenti değil, adayı adım adım dolaşmış bir yazardır deyip, bir kahkaha patlatıyor. Sonra sen bakma bana diyor, bizim ki baba malını üleşemeyen evlat tepkisi. O kadar gezmese, gözlemlemese sıradan bir izlenimi, nasıl olur da ölümsüz sarsıcı bir hikayeye devşirebilirdi. Yalnız sanılmasın ki yazacağı bir kişiyi, olayı öyle saatlerce günlerce izler, not alırdı. Bak sakın unutturma müzede sana Sait Faik’in kurşun kalemle eski Türkçe olarak alınmış gözlem, hikaye notlarını da göstereyim diyor, biran önce notları görmek istediğimi söyleyip huzursuzlandığımı hissettiriyorum. Aha! Sait Faik’i anlamaya başladın bile diyor. Biliyor musun? Sait Faik için yakın dostu Oktay Akbal “huzursuz adam” dermiş. Hatta bunu bir yazısında

“Duramazdı bir yerde, gelir de kahveye birkaç dakika oturur, yanına yöresine bakardı; bir anda kaybolur giderdi. Gezmeyi, yürümeyi farklı farklı insanlarla konuşmayı severdi. Ama gene de çok çekingen yanları vardı.”

diye yazmış. Sonra gene Oktay Akbal’in, Orhan Veli’nin de olduğu bir boğaz gezisine dair anılarında Sait Faik’in sıradan basit şeyleri nasıl hikaye etiğini, bu yolu izlemeyen arkadaşlarına da nasıl alabanda çektiğini Oktay Akbal’ın ağzından

Bir bahar günü Sait Faik ve Orhan Veli ile birlikte yaptığımız bir boğaz gezintisini hatırlıyorum. O gün Beykoz’a kadar gitmiştik. Vapurumuz küçük bir şeydi. Üçümüz kenar sıralarda oturmuştuk. Bütün Anadolu iskelelerine uğrayanını aramış, ona binmiştik. Üsküdar’dan Beykoz’a kadar her iskelede Sait beni sınava çekmişti: ‘Şu iskeleyi anlatmak gerekirse neresinden başlarsın?’ Anadoluhisarı iskelesinin yanında küçük bir kahve vardır. Onun önünde durmuştuk. ‘Haydi’, dedi, ‘madem ki hikayecisin, şu kahvede ilk gözüne çarpan nedir, söyle bakalım?’ Baktım, üç, dört kişi oturmuş, kağıt oynuyor, kahve içiyor, duvarda bir takım renkli resimler. İran Şahı’nın Atatürkle resmi filan Bu resimleri belirtirim, dedim. Kızdı birden, ‘Ulan’ dedi, ‘o kenarda tek başına oturan ihtiyar sakallı var ya, işte o hikaye be!’ Gerçekten denize doğru bir küçük ihtiyar oturmuştu.Yalnız, sıkıntılı bir hali vardı. Vapura da değil, denize de değil, kahvenin önündeki o pis suları seyrediyordu. Sait yol boyunca, hep o ihtiyardan söz açtı, durdu” diye bir çırpıda anlattı.

NAZIM’IN TÜRK SOLU’NA BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ

Sonra, Taki! diyorum; heyecanla “pes mou” diyor. Bi’şey soracağım. Bu kadar iyi gözlem yapan bir yazar nasıl oluyor da, “apolitik” bir yazar olarak tanımlanıyor, bir türlü anlamıyorum diyorum. Onu kim diyorsa hal etmiş. Senin apolitik dediğin adam ezilen, yok sayılan sınıfın sıradan insanlarını hikayelerinin kahramanı yapmış biri. Düşünsene herif 1942 de yayınlanan Mahalle Kahvesi kitabındaki “Kestaneci Dostum” hikayesi ile karakola davet edilmiş, Şahmerdan adlı hikaye kitabındaki Çelme hikayesi ile halkı askerlikten soğutma iddiasıyla hakim karşısına çıkarılmış, yetmemiş 1944’de ilk romanı “Medarı Maişet Motoru” toplatılmış. Daha ne olsun be, Yunanistan’daki solculara yaptıkları gibi adamı kurşuna mı dizmeleri gerekirdi? politik bir yazar olduğunu göstermek için diyor öfkeyle. Sonra da “Bilirsin ben hem Türkiye’de, hem de Yunanistan’da tescilli komünistimdir” diyor. Dikta tarafından “Türk Casusu” diye zindana tıkıldığım günlerde Nazım’ın Rumca şiirlerini haykırmıştım işkenceci köpeklerin suratına. Hakkını ödeyemem Nazım’ın, benim işkencecilere direniş manifestom olmuştu yazdıkları. Ama gel gör ki; zannımca Nazım’ın Türk Solu’na büyük bir kötülüğü dokunmuştur. “Yavaş ol Taki bunları yazarsam önce beni, sonra da seni çarmıha gererler” diyorum. “Bizde çarmıha gerilmek kutsaldır” diyerek susmaya niyeti olmadığını gösteriyor. “Bu adamı işkenceciler susturamamış ben mi susturacağım” deyip, vazgeçiyorum. Bilir misin Nazımla, Sait Faik akrandır. Galiba Sait Faik dört yaş filan küçüktür Nazım’dan. Ama görüp, geçirdiklerinden dolayı Sait Faik’e nasihat etme hakkını görür kendinde. 1936 yılında Sait Faik’in ilk kitabının adı da olan Semaver öyküsü için edebi tenkit kastıyla yazmadığını söylediği bir yazı kaleme alır. O yazıda

Yazıcı olmak cesaretini ve inancını gösteren gençlere, cesaret ve inancın, hatta okumuş olmanın bile kafi gelmediğini, iyi bir yazıcı olmak için biraz da memleketi bilme, edebiyatı ciddiye almak icap ettiğini söylemek istiyorum” der.

Sait Faik bundan sonra hikayelerinde bir daha asla fabrika işçilerinden bahsetmez. Bence bu tenkit sıradan insanları başarı ile hikayelerine sokma becerisi gösteren Sait Faik’de büyük bir kırgınlık yaratır. Sait Faik’in fabrika işçileri hakkında yazmaktan alıkonulması işçi sınıfının sarsıcı hikayelerinin etkili bir dille topluma anlatılmaması sonucunu doğurur. Düşünsene, Sait Faik gibi güçlü bir hikayecinin nasırlı elleri, emek sömürüsünü, ağır çalışma koşullarını hikaye ettiğini. Nazım Hikmet’in bu tenkitinin asıl kötülüğü Türk hikayeciliğine değil, işçi sınıfına dokunmuştur. Sonra derin bir iç çekti Taki ve “Ah be Nazım mou” diye bildi.

KÖŞKÜN DARÜŞŞAFAKA CEMİYETİ’NE BAĞIŞLANMASI

Bir süre sessizce yürüdükten sonra sakinleştiğini düşündüğüm bir anda peki evi nasıl müze oldu diye soruyorum Taki’ye. Asıl hikaye bu biliyor musun diyor. Bu adamın hikayeciliğini filan bir tarafa bırak, sadece evini, ailesinin malvarlığının büyük bir kısmını ve tüm eserlerinin telif haklarını 1863’den beri anasız, babasız bebelere eğitim veren Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışlamış olmasından ötürü heykellerinin her yere dikilmesi gerekir. Bak bu bağış hikayesi de ilginçtir. Birgün annesi Makbule hanım teyze ile Darüşşafaka Lisesi’nde düzenlenen edebiyat matinesine katılır. O gece orada verilen eğitimden ve çocuklardan çok etkilenen Sait Faik eve döndüklerinde mal varlıklarını Darüşşafaka’ya bağışlamayı teklif eder annesine. Oğlunun ölümünden kısa bir süre sonra da Makbule hanım oğlunun bu isteğini yerine getirir. 8 Kasım 1954 tarihinde düzenlenen vasiyetname ile malvarlığının büyük bir bölümü ile birlikte içindeki eşyalarla beraber köşkü de, Sait Faik Müzesi’ne dönüştürmek, herkese açık, ücretsiz olması ve kapısına da Sait Faik Abasıyanık Müzesi levhasının konulması kaydı şartıyla Cemiyete bağışlar. Bu vasiyet üzerine Darüşşafaka Cemiyeti, Burgaz Adası’nı Güzelleştirme Derneği ile işbirliği yaparak evi ve eşyaları koruma altına alır. Sait Faik’ten geriye kalan kişisel evrak, fotograf, müsvedde taslak vb için de bir arşiv oluşturulur. Makbule hanım hayatta iken 22 Ağustos 1958’de evin sadece üst kattaki iki odası ziyarete açılır. Odalarda Sait Faik’in yatağı, çalışma masası, oltaları, yayınlanmış, yayınlanmamış hikayelerinin el yazmaları yer alır. Sonra, 1963’te Makbule hanım teyzenin vefatıyla evin tamamı müzeye dönüştürülür.

KÖŞKÜN MÜZE YAPILMASI VE EDEBİYAT DÜNYASINDA POLEMİK

Sen daha iyi bilirsin Kalamaras deyip, “Zirveler karsız, edebiyat dünyası da polemiksiz olmaz” diyor. Eyvah diyorum, Taki bombalayacak gene. Ulan diyor 30 yıllık arkadaşını nasıl da tanıyorsun deyip, ağzındaki baklayı çıkartıyor. Bu müze açılanca büyük cıngar kopuyor. Fitili ateşleyen kendisi de şair, gazeteci ve milletvekili olan Seyfi Orhon’un 20 Ağustos1959 tarihli Havadis gazetesindeki yazısı olur. Orhon bu yazısında

Türk sanatında Nedim, Namık Kemal, Ziya Paşa, Hüseyin Rahmi gibi adlarına müze yapılmaya layık yüzlerce değer varken işe Sait Faik’ten başlanır mı?” der.

Bu yazıya cevap ertesi gün Akşam gazetesinde Aziz Nesin’ce verilir:

“İşin iç yüzünü bilmeyene bu düşünce doğruymuş gibi gelebilir. Ama Orhan Seyfi Orhon bunu bilir. Bu müzeyi açan hükümet, bir bakanlık, hatta belediye olsaydı, Sayın Orhon, kendince, değerleri bir sıraya koyabilirdi. Ama bu müzeyi kuran Burgaz Adası’nı Güzelleştirme Cemiyeti’dir. Yani Burgaz Adası’nı Güzelleştirme Cemiyeti, Bolayır’da Namık Kemal’e, Beşiktaş’da Nedim’e, Maçka’da Hamid’e Heybeliada’da Hüseyin Rahmi’ye müze mi kuracaktı. Sait Faik Burgazlıdır, evi bu adadır. Burgazlılar da kendi hemşehrileri adına, adalarına bir değer kazandırmak için müze kuruyorlar. Burada yerilecek olan Burgazlılar değil, kendi değerli hemşehrilerine değerbilirlik -göstermeyen- başka yerlilerdir. Burgazlıların bu güzel, değerbilir davranışları, onlara da örnek olarak gösterilmelidir”

SAİT FAİK İÇİN SANATI YOK DİYECEK ADAMIN KENDİSİ YOK HÜKMÜNDE

Muhabbet koyu ama böyle giderse müzeyi görmeden, Sait Faik Müzesi yazısı yazmak suretiyle biz de yeni bir polemik konusu olacağız diye takılıyorum Taki’ye. Hadi o zaman diyor, yavaş yavaş caminin yanında aşağıya seyirtip, kapanmadan yetişelim diyor. Adımlarımız daha da hızlanıyor. Bir taraftan da anlatmaya devam ediyor. Müze 2009’da yeniden düzenlenmek üzere tadilata alındı ve ancak yep yeni bir yaklaşımla ve sergileme tekniği ile 11 Mayıs 2013’de kapılarını açtı. Uzun sürdü ama bence bu kadar beklemeye de değdi, diyor. Bu düzenleme sırasında üstadın edebi ve ruhsal dünyasını ziyaretçilere sunabilmek maksadıyla tüm eşyaların orijinal olmasına özen gösterildi. Evin misafir odası ve Sait Faik’in yatak odası aslına uygun olarak yeniden yerleştirildi. Sana daha önce de söylediğim elyazmaları ve kendine imzalanmış kitapları da meraklıların beğenisine sunuldu. Benim meftunu olduğum objeler ise “Sait Faik Abasıyanık’ın Burgaz’ı” adı verilen ve muhteşem manzaralı çatı katı odasında sergilenen oltaları, hasır şapkası ve potinleri diyor. Sonra da bir tenkitini ekliyor, müzede sergilenmeyi fazlaca hak eden şu utanç belgesi diyerek Sait Faik’in pasaportunu gösteriyor. Bu diyor memleketteki bir zihniyetin en güzel ama aynı zamanda da en acı örneğidir diyor. Anlamıyorum, garip garip suratına bakıyorum. Bana değil, pasaporta bak diye giydirdikten sonra, mesleği anlamına gelen “Sanatı” hanesinin karşısında ne yazıyor diye soruyor. Gözlerime inanamıyorum: “San’atı: Yok” yazıyor, yutkunuyorum. Taki ise saydırıyor. Ulan, bu memlekette Sait Faik için Sanatı Yok diyecek adamın kendisi yok hükmündedir diyerek, sunturlu Rumca bir küfür savuruyor. Dolaşmaya devam ediyoruz. Sonra birden yüksek bir sesle “bana bak Kalamaras!” diyor, içimden eyvah diyorum galiba bana da çakacak. Can kulağıyla dinlemeye başlıyorum. Bence başta Darüşşafaka Cemiyeti, bizim adanın Güzelleştirme Cemiyeti olmak üzere, Müzoolog Burçak Madran, Tetrazon Müze Sergi Tasarım Prodüksiyon ekibi ile müzenin küratörü Sevengül Sönmez hanıma teşekkür etmek lazım. Onların sayesinde bu müze Türkiye’nin en çok ziyaret edilen müzelerinden biri ünvanını elinde bulunduruyor. Bizim memlekette herkes kötek atma meraklısıdır, takdiri hep esirgeriz. Yazında bunu belirtmezsen ben de senden köteği esirgemem haberin olsun deyip, ağabey şefkati ile sarılıyor bana. Sağolasın be Taki sayende çok keyifli, dolu dolu bir gün geçirdim diyorum. Sonra fısıldayarak, zorlukla duyacağım bir şekilde kulağıma dur bakalım daha gideceğiz, Sait Faik için kadeh tokuşturacağız diyor. Ve ekliyor, ben söyleyenlerin yalancısıyım ama Orhan Veli’nin rakı şişesinde balık olsam dizelerini dostu Sait Faik için yazdığı söylenir. İyi de be adam! bunu niye fısır fısır söylüyorsun diyorum. Sorma diyor; Sait Faik çok içiyor diye hep söylenirdi Makbule hanım teyze, içki soframıza Sait Faik’i de davet ettiğimizi duyarsa biz de paparadan nasibimizi alırız diyor. Makbule hanım teyzenin gazabına uğramamak için sessizce, parmak uçlarımıza basarak Sait Faik’in evinden kıyıdaki meyhanelerden birine gitmek üzere ayrılıyoruz.

Sen çok yaşa emi Sait Faik …

Oğuz OTAY
www.gezmekyetmez.com

19 Mayıs 2017
Burgazada