Gecenin çöken karanlığıyla birlikte 14. yüzyılda inşa edilmiş, daracık sokaklardan oluşan Khan Al Khalili çarşısının çokça kalabalık ve renkli, bazen de korkutacak kadar ıssız ve karanlık sokaklarında son defa 20 yıl önce geldiğim bir kahvehaneyi arıyorum. Diyeceksiniz ki “Kahire’de kahvehaneden bol ne var ki? Gir birine, bak keyfine.” Yok işte kazın ayağı öğle değil. Burası 260 yıl önce kurulmuş ve kurucusu Fişavi’nin adıyla bilinen ve 7. kuşak akrabalarınca işletilen kültürel bir çınar, Mısır geçmişinin yaşatıldığı bir miras. Müdavimleri ve ziyaretçileri arasında bir süre Kahire’de yaşamış ve Kahire Üniversitesi’nde dersler vermiş Mehmet Akif Ersoy, Necib Mahfuz, Kral Faruk, Morgen Freeman’dan tutun da, yüzlerce yazar, müzisyen, entellektüel, akademisyen, öğrenci ve elbette aralarında benim de olduğu binlerce seyyah ve turist var. Bugüne kadar bir kez dahi gitmediyseniz, adını dahi duymadıysanız “Qahwat al-Fişhawi”’yi konu alan bu yazı mutlaka sizin için.

Yüzlerce Yıllık Eserlerin Mekanı

Khan Al Khalili çarşısı bilinenin aksine bir Osmanlı eseri olmayıp, Memlüklüler zamanında yaptırılmış, mimari olarak İstanbul’daki Kapalı Çarşı’yı andıran Kahire’nin ticari hayatının cereyan ettiği bir mekan. Haliyle de etrafında daracık sokaklarda binlerce -abartmayı hiç sevmem- küçük küçük ticarethaneler mevcut. Birkaç yüz metre mesafede, çarşıdan çok daha eski Al Azhar Üniversitesi ve Sayyıdna al-Hüseyin ibn Ali Camii bulunuyor. El Fişavi de burada dükkanı olan küçük esnaftan biridir. Akşam namazı sonrasında dostlarına dükkanının önündeki dar sokakta çay ve kahve ikramı ile başlayan sohbetler, zamanla Kahire’de duyulunca gelenin, gidenin arttığı bir mekan halini alır. Meraklısı için küçük bir not; Osmanlı coğrafyasında kahvehanelerin doğuşundaki ortak özellik camiilere yakın ve cemaatin namaz saatlerini beklerken toplanması ile kendiliğinden ortaya çıkan sosyal müesseseler olmasıdır. Sonuç olarak El Fişavi Kahvehanesi de böyle doğmuş ve varlığını bugüne kadar sürdürmüştür. Kahvenin müdavimlerinden Necib Mahfuz’un ziyaretçi defterine yazdığı şu ifadeler konuyu ne güzel özetliyor:

Tanrı yarattı. Sahiplerine uzun ömür, şöhret ve mutluluk ihsan eylesin. Sadık bendeniz Nacib Mahfuz – Aralık 1989”

Dar Sokaklarda Kabolmak

Kahvenin yerini yapılan tariflere rağmen bulmakta zorlanıyorum, zorlanmak da ne demek, kayboluyorum. Kestirme diye tarif edilen handan hana geçen yollar işimi daha da zorlaştırıyor. 18 milyon insanın yaşadığı Kahire’nin en kalabalık bölgesinde yarım saat içinde aradığım kahveyi aynı adama ikinci defa sorma başarısını yakalayınca, adam dayanamayıp kolumdan tutuyor ve bir kaç yüz metre mesafedeki kahvenin köşesine getirip, bırakıyor. Köşeyi dönüyorum, karşımda mavi zemin üzerine beyaz renkli yağlı boya ile Arapça harflerle Qahwat al-Fişhawi, latin harfleri ile de “El Fishawy” yazan tahta levhayı görüyorum. Sonra gecenin karanlığında ışıl ışıl paralayan kahveye alıcı gözlerle, hayran hayran bakıyorum. Kahvenin sokağa bakan 20-30 metrelik cephesinden iç mekanınına gece, gündüz hiç kapanmayan, üç ahşap kapıdan giriliyor. Kafes şeklindeki kapılar biraz ağır ve koyu renkli olsalar da başlı başına Ortadoğu, şark zerafetini yansıtıyor. Kapılar arasındaki boşluklara denk gelen duvarlardan iki tanesine asılı gene aynı ağırlıkta ve zerafette, insan boyunda aynalar bulunuyor. Aynaların her iki yanında ise bakır lambalar asılı. Sokakta sağlı sollu yerleştirilmiş 15-20 masa var. Dükkan tarafındaki masalarda ve karşı tarafta duvara dayalı sedirlerde birkaç kişilik boş yer var. Ama oturmadan biraz kahvenin dışında ve içinde turlamak istiyorum. Yıllar önce metal ayaklar üzerinde oturtulan mermer masalar yerini, gene metal ayaklar üzerindeki bakır tepsilere bırakmış. Sokağın kendi renkliliğine sunilik katan renkli led neonlar ise mekanın tek olmasa da oluru. Ama o kadar kusur kadının kızında da olur diyerek, masalarda oturanların sandalyelerine çarpmadan dükkanı dışarıdan boydan boya arşınlıyorum. Tabi 20-25 metrelik mesafeyi yürümek öyle pek kolay olmuyor. Kalabalıktan sıkıştığımız, karşıdan gelenlere yol verdiğimiz oluyor. Sokaktan eksik olmayan seyyar satıcılar ve ayakkabı boyacısı dışında herkes çok dikkatli. Masalara bir göz atıyorum. Menü de mekan kadar geleneksel. Servis edilen içeceklerde çay, kahve ve nargile ağırlıkta. Mekan için nargile dumanı atmosferin olmazsa olmazı durumunda. Kahvenin içinde veya sokakta olmak dumanlı ortamı değiştirmiyor. Günde ortalam 400 nargilenin müşterilere servis edildiğini söylersem, dumanın yoğunluğuna siz karar verebilirsiniz. Kapıların üst köşelerine yerleştirilmiş, adeta film karesinden fırlamış eski tipte, pervanesi nazlı nazlı, gövdesi sağa sola adeta can çekişircesine dönen vantilatörler yoğun nargile dumanını kıpırdatamıyor bile. Son kapının yanında oturan 3-4 kişilik grup dikkatimi çekiyor. Özellikle ellerindeki ud, tef ve darbuka benzeri enstrüman birazdan buranın daha da canlanacağına işaret ediyor. Kahveye gelen müzisyenlerin zaman zaman çalıp, söylemesi adetten sayıldığından, müzisyenler hiç garipsenmiyor.

Kahvehanenin caddeye bakan üç kapısından, müzisyenlerin oturduğu masanın yanındaki sonuncu kapıdan içeriye giriyorum. Girdiğim kapının tam karşı istihkametinde 3-5 adım atıp, başka bir kapıdan, ara bir sokağa çıkıyorum. Karşı köşede kahvehanenin içeceklerinin ve nargilelerinin hazırlandığı ahşap kuş kafesi şeklinde dekore edilmiş ocak kısmını görüyorum. Raflarda sıralanmış rengarenk nargile şişeleri, tezgah üzerinde ise büyük sarı tepsiye dizilmiş civit mavisi emaye demlikler tam bir renk cümbüşü. Daldığım bu renkli dünyadan garsonların siparişleri bağırarak ocağa bildirmesiyle uyanıyorum. El Fişavi’deki tek tip giyimli, üzerlerinde görevlerine göre bordo veya yeşil t-shirtler olan şef ve garsonlar oldukça kıymetliler. Uzun yıllar çalıştıkları için kahvehanenin müdavimlerini yakından tanıyorlar. Gençler de var aralarında ama en uzun süre çalışan garsonları 72 yaşında olan ve 51 yıl burada hizmet etmiş olan Hasan İbrahim imiş. Kahvehane ile anılan müdavimlerden biri de Nobel ödüllü almış olan Mısırlı yazar Necib Mahfuz’dur. Anlatıldığına göre çocukluğunun geçtiği ev bir kaç yüz metre mesafede olan yazar, Nobel ödülüne layik görülen romanını bu kahvehanede, şu anda kapalı duran penceresiz, özel bir bölümde kaleme almış. Oda ahşap kapılarla salonda ayrılmış. Çalmadan ve kimseye görünmeden kapalı ama kilitli olmayan odanın kapısından içeri girip, kapıyı tekrar üzerime kapatıyorum. Burası aynı zamanda depo olarak da kullanılan bir bölüm. İçi tamamen ahşap kaplı olan mekanın duvarlarında gelişi güzel asılmış fotoğraflar yer alıyor. Aralarında Morgan Freeman, Kral Faruk’u kolaylıkla seçiyorum. İçerde istiflenmek maksadıyla gelişigüzel atılmış ahşap sandalyeler, masalar ve bazı mobilyalar var. Uzun bir süre odada yaşanmış olanları hayal ederek vakit geçiriyorum. Sonra girdiğim gibi gizlice ve kimseye görünmeden dışarı çıkıp, sokaktaki masalardan birine oturuyorum. Bordo t-shirtli şef garson gelip siparişimi alıyor. Vaktim fazla olmadığı için nargile söylemiyorum. Naneli ve anasonlu çay arasında kararsız kalsam da tercihimi naneliden yana kullanıyorum. Sarı bir tepsi içinde, mavi emaye bir demlik, içi taze nane dalları ile doldurulmuş, büyükçe kulplu bir cam bardağı ve bir kase toz şekerini masama bırakması bir kaç dakika sürüyor. Çayımı yavaş yavaş taze nane dolu bardağa boşaltıyorum, uzak köşedeki masadan bir uda eşlik eden yanık bir erkek sesi duyuluyor. Müzik eşliğinde, çayımdan ilk yudumu alıyor ve bu kahvehanenin zamana nasıl kafa tuttuğunu anlamaya çalışıyorum. İşin sırrı galiba kahvehanenin şu andaki sahibi Aksam al Fişhavi’nin şu sözlerinde saklı :

Diğerlerinden farklıyız, çünkü eski moda bir tarzı yaşatmaya çalışıyoruz.  Qahwat al Fishavi gerçek anlamda Mısır’ın geçmişini yaşatıyor. Müşterilerimiz kararan duvarların boyanmasını bile istemiyorlar”.

Oğuz OTAY

Kahire – 26 Şubat 2017